CHP’liler, “Florya plajı İran olmayacak” eylemi koymuş.
Oğullarını kaybetmiş asker ve PKK’lı anneleri birbirlerine sarılmış.
Baykal, “fazla açılmayın boğulursunuz” diye bağırıyor.
Florya kumsalındaki CHP’lilere değil, şimdiye kadar denize en fazla ayaklarını sokan o acılı annelere.
O annelerden biri “sıra sizde” diye haykırmış.
Sırasını 1989’da yazdığı bir raporla savdığına inanıp, Antalya sahillerinde yüzme rekorlarını egale etme uğraşındaki Baykal’a.
Sıra sizde demiş anne.
Yemeğe çıkalım mı der gibi, memleketi yarım asır daha dağa çıkmaya davet eden Bay Devlet’e.
Sıra sizde.
Üstüne alınana.
Mesela, her sabah gazeteleri heyecanla açıp, ilk Kürtçe çöp kutusunun Hakkâri’ye konulmasını bile hava fişek gösterisiyle kutlayacak kadar naif bir sevinçle karşılayan bize.
***
Doğruyu söylemek gerekirse en çok sıranın bu kez gerçekten de bize gelmesi ürkütüyor beni.
İlk kez sırası gelmişlerden oluşan bir biz olarak üç beş arkadaş muhabbetteyken geçen gün fark ettim bunu.
İçimizden biri dedi ki, “ben daha bu ülkede hiçbir önemli sorunun çözüldüğünü görmedim arkadaş!”
Bunu söyleyen Türk’tü.
Yaşadıkları onun için karamsarlığı bir muhalefet biçimine dönüştürmüştü.
Öteki kızdı, “hiç olmazsa bizim çocuklarımızın olağan halde büyümesi için umutsuz olmaya hakkımız yok!”
Bunu söyleyen masadaki tek Kürttü.
Diğerleri lafa karıştı sonra.
Herkes iyi şeyler olmasını istiyor ama bir yere gelip tıkanıyordu.
Her biri hem hiç olmadığı kadar heyecanlı, hem de senelerdir süren savaşın mirası olan güvensizliğin ağır yükü altındaydı.
Devlete de, hükümete de, birbirimize de, kendimize de güven duymuyorduk.
***
O gün fark ettim ki bölünme artık farklı bir şekilde içimizdeydi.
Tek tek barışın olabilirliğine inanıp inanmadığımızda.
İnanlarla inanmayanlar, eski insanla yeni insan, ölüm güçleriyle yaşam güçleri arasında.
Senelerdir bizi ele geçiren, içimizdeki eski insana yenik düşmüştük.
İnzivaya çekilmiştik.
Ama şimdi inzivadan çıkıp, yeniden yaşama karışmanın zamanı gelmişti işte.
En ücra köşelerimize tıktığımız yeni insanı ortaya çıkarma zamanı.
İyi de ne yapacağız?
Bildiğim kadarıyla sihirli bir reçete yok.
Eczanelerde aşısı da satılmıyor.
Üstelik hayatta tanıdığım en karamsar insan da benim.
Ama yine de demek istiyorum ki, bunu başaracaksak her birimiz kendi başımıza başaracağız önce.
Yeniden güven duymaya başlayacağız birbirimize.
Lafın kısası o meşhur açılımı önce kendimizde yapacağız.
Çünkü eğer yapamazsak, bir zamanlar “kökleri kazınacak” diye haykıran devlet televizyonundan Kürtçe türkülerin evimizde yankılanması da, Diyanet’in Kürtçe hutbe okutması da, YÖK’ün Kürt Enstitüsü kurması da, Cumhurbaşkanı’nın ilçeleri Kürtçe ismiyle telaffuz etmesi de, annelerin birbirlerine sarılması da, hepsi evet hepsi yakın tarihimizde hoş bir seda olarak kalacak sadece.
***
Herhalde hayatta yazdığım en iyimser yazı olan bu satırları hangi gazla yazdım biliyor musunuz?
Yukarıda bahsettiğim arkadaş sohbetinde anlatılan küçük bir hikâyenin gazıyla.
Masadaki arkadaşlarımdan biri İstanbul sokakların mendil vs. satan çocuklara elinden geldiğince yardım eder.
Hani her gün trafik ışıklarında rastlayıp, genelde arabamızın otomatik camını yüzlerine kapattığımız çocuklar var ya, onlar işte.
Birkaç gün önce yine topladığı kıyafetlerden filan götürmüş bu çocuklara.
Hepsi poşetlerdekileri kapışırken, 9-10 yaşlarındaki bir çocuk hiç ilgilenmemiş bile.
Arkadaşım merak edip nedenini sormuş.
Hakkârili olan çocuk kötü Türkçesiyle şöyle demiş: “Abi memleketle konuştuk biz... Kış gelmeden barış geliyormuş bizim oraya... Biz de yeniden evimize döneceğiz. Toprağımızı ekecek babam, kardeşlerimle bana yeni şeyler alacak...”
***
Ben kendi açılımımı yapmaya bu yazıyla ilk adımı attım.
Herkes kendi açılımını yapmaya var mı gerçekten?
Kış gelmeden barış gelmesi için...
Bizim oralara...
|