Çiçeği burnunda Kürt kanalıyla ilgili bir çok yorum yapıldı. Pozitif hanede “Devrim”den başlayan “olumlu ama yetersiz”e varan bir fikir yelpazesi oluşurken, CHP ve MHP aşağı yukarı aynı ağızla hükümeti “vatan elden gidiyor” naralarıyla baymaya devam ediyorlar. Bu işe fena halde bozulduğu anlaşılan PKK ise kanala yönelik farklı saldırı yöntemleri geliştiriyor. Kanalda görev almayı kabul edenlere “caş” –Kürtçe fiilen “sıpa” ama mecazi anlamda “işbirlikçi/hain” anlamına geliyor- diye hedef gösteriyor. Birçok Kürt ise Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’nın da dünkü köşesinde ifade ettiği gibi TRT 6’nın kuruluşunu PKK’nın “zaferi” olarak ilan ediyorlar. Özetle “PKK olmasaydı devlet Kürtlerin taleplerine boyun eğmek zorunda kalmazdı” demeye getiriyorlar. Ben meseleye tam tersinden bakıyorum: Devlet eğer Kürt kimliğini yıllarca reddetmeseydi, bu kimliklerini özgürce ifade etmek isteyen binlerce vatandaşını hapislere tıkıp, işkence yapıp, dışkı yedirip, dillerini yasaklamasaydı, tersine binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan Kürtleri kültürel zenginliğimiz olarak görüp kucaklayabilseydi PKK olmazdı zaten.
Hatanın neresinden dönülürse kârdır. Devlet eliyle yirmi dört saat Kürtçe yayın yapılıyor olması, –hem de mevcut ilkel kanunları delerek-, gerçekten de tarihî bir adım. Seçim kaygısı olsun, AB’ye şirin görünmek için olsun, ne için olursa olsun artık diş macunu dışarı sıkılmıştır, tekrar tüpün içine geri sokulamaz. Efendim askerin izni olmadan olmazmış. Daha da iyi ya işte. Komutanlar da evriliyorlar demektir. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere bu cesur karara katkıda bulunan herkesi canı yürekten kutluyorum.
Ve özellikle DTP’lilere sesleniyorum. Mızıkçılık yapacaklarına onlar da biraz takdir göstersinler. Sırf PKK’yı alkışlayacaklarına biraz da Türk olsun, Ermeni, Laz, Çerkes olsun ve elbet de Kürt olsun, aydınların, yazar çizerlerin, ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının da Kürt meselesinde gösterdikleri çabaları görsünler. Ve kendilerine lütfen şu soruyu sorsunlar: Türkiye aralık 2004’te Avrupa Birliği tarafından tam üyelik için resmen aday ilan edildikten sadece altı ay sonra, PKK beş yıllık ateşkesini bozup yeniden çatışmalara neden başladı? “Meşru müdafaa hakkı” ise, ondan önce de TSK sınıriçi operasyonları sürdürmüyor muydu? Neden şiddeti yeniden tırmandırarak AB karşıtlarının ellerine koz sundular? Neden üyelik müzakereleri tam başlamak üzereyken, süreci dinamitlemeye kalkıştılar? Yoksa AB’ye “biz de varız, bizim taleplerimizi hesaba katmadan Türkiye’yle müzakere başlatırsanız bizde size dünyayı cehennem ederiz” mi demeye kalkıştılar? Bu tür şantajların, hele 11 Eylül sonrası sökmeyeceğini hesaplayamadılar herhalde. Tam tersi, ardından AB, PKK’yı terör örgütü listesine dahil etti.
Oysa Kürtlerin de kendilerine adil bir yer bulabileceği tam teşekküllü Batı standartlarında bir demokrasiye sahip olmamız için eldeki en uygun yol, AB’nin sunduğu Kopenhag kriterleri değil mi? Neden DTP’liler etnik milliyetçilik çizgisine kaymaktansa ortak bir AB vizyonu üzerinden AKP’yle köprüler kurup demokratikleşme çabalarında elini güçlendirmediler. Bence bu dönemin tarihi yazılırken bu sorular da mutlaka sorulacaktır. Tıpkı Şemdinli konusunda Tayyip Erdoğan’ın teslimiyet bayrağını neden çekip reform sürecini neden geriye sardırdığı gibi.
Bugün varılan noktaya dönecek olursak, elbet de daha yapılacak çok iş var. Birincisi Kürt diliyle ilgili yasaklar kalkmalıdır, bu yasaklar üzerine bina edilmiş ve özellikle DTP’lileri hedef alıyor görüntüsünü veren davalar düşmelidir (Tarım Bakanı Mehdi Eker 2007 seçimlerinde Kürtçe propaganda yapmamış mıydı? O’nun nasıl bir ayrıcalığı var?). Ayrıca üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı kürsülerinin açılması sadece Kürtler için değil Kürt olmayanlar için de çok önemli –en basitinden hem kaynaşma açısından hem kültürel ve ekonomik ufuklarımızın açılması açısından. Kayserili bir mühendisin Batman’da iş ararken Kürtçe de biliyor olması onu sadece Türkçe konuşan rakiplerinden daha güçlü kılacağı günler de görebiliriz belki. Bu fikirler bizleri ürkütmemeli. Ülkedeki kutuplaşmayı, bölünmeyi esas engelleyecek süreç burada yatıyor.
“PKK’nın istediği de tam da bunlar değil miydi” diyenlere de tek cevabım şu: Her insan anadilini konuşma hakkına sahip olmalı. Eğer bu hakkı elinden alınmış ise elbet de buna karşı sesini yükseltmek, mücadele etmek sonuna kadar meşrudur. Ama PKK’nın yaptığı gibi kadın çocuk demeden minibüslerin altına mayın döşeyerek, öğretmen katlederek, şiddete, teröre başvurarak değil.
Yeniden TRT Şeş’e dönersek; kanalın başarısı sadece müzik, eğlence değil siyasetin özgürce tartışıldığı, hükümetin de zaman zaman eleştirildiği programlara yer verebilmesinde, Şerafettin Elçi gibi muhalif görüş sahiplerini de konuk etmesinde yatıyor. Diğer Kürt kanallarından farkını da tam bu yol ile ortaya koyabilir. Zira Roj olsun Kurdsat olsun Newroz olsun benim izleyip anlayabildiğim kadarıyla (Kürtçe bilip bu kanalları izleyen dostlarım da bu algımı doğruluyorlar) her biri kendi sponsorlarının propaganda makinesi olarak faaliyet gösteriyor. Ne Roj’da Öcalan, ne KTV’de Barzaniler aleyhinde bir tek söz söylendiğini duyarsınız. Gerçi TRT devlet televizyonu. Benim temennilerim ancak özel TV’lerde olabilecek şeyler. Yine de belli olmaz bakarsınız TRT’nin başarılı genel müdürü İbrahim Şahin Şeş üzerinden, denetimindeki tüm kanallar için ifade özgürlüğü çıtasını yükseltir. O zaman Türkiye dışındaki Kürtler arasından da seyirci çekebilir. Ve son kertede hiç de mükemmel olmamakla birlikte Türkiye demokrasisinin fark ve ayrıcalıklarını anlatabilir.
www.taraf.com.tr
|